ŞEHİTLERİN YOLUNU SÜRDÜRECEĞİZ

 

 

Şehidlerin Yolunu Sürdüreceğiz - Şehadet Ayı

Şubat ayı, hayatlarını imanlarına şahid kılarak tarihe damgasını vuran birçok İslami hareket önderinin şehid edildiği ve bir çok yiğidin toprağa düştüğü bir aydır. Bu sebeple biz Şubat ayı boyunca özellikle yakın tarihte İslami mücadeleye damgalarını vuran ve Şubat şehidlerinin arasına giren bazı 'adam'larımızdan söz edeceğiz. Amacımız onları elimizden geldiğince tanıtmak, kendilerini anmak için özet bilgilerle hayatlarından ve mücadelelerinden söz etmek, böylece insanlarımıza canlı bir örneklik sunmaya ve yeniden hatırlanmalarına vesile olmaktır.

"Müminlerden öyle erler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadakat gösterdiler; onlardan kimileri adaklarını yerine getirdi(şehid oldu), kimileri ise(şehadetlerini) beklemektedir. Onlar hiçbir şey karşılığında sözlerinden dönmediler."


Şehid Ali Şeriati'nin 'Şehadet Bilinci' isimli makalesinden...

Ya biz...

Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde Müslümanlar. Allah merkezli inananlar ve ata dini inananlar. Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz. Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor, insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş, nefis almış başını gidiyor.


Sanırım biz Allah'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık, şehitlerimizi anlayamadık…

Yüce Allah'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi
pişman olmayı nasip et Allah'ım!

Seni ölümüne istemeyi bizlere nasip et Allah'ım!

Yeter, küfre doymadın mı ey nefsim!

Artık sıraya gir, sözünde duranların sırasına"



CEVHER DUDAYEV

Cecenistan ve sehadet dendiginde akla ilk gelenlerden biridir Dudayev. Çeçenistan'i özgürlüge kavusturan Cahar Dudayev, 1944 yilinin subat ayinda Çeçenistan'in Yalho köyünde dogdu. Hayata gözlerini açar açmaz Rus baskisi ile tanisti. 23 subat 1944'te Sibirya'ya sürgün edilenlerin arasina katildiginda daha annesinin kucaginda 15 günlük bir bebekti. Çocukluk yillari Sibirya bozkirlarinda çok güç sartlar altinda geçti. Orta ögrenimini burada tamamladi. 1962 yilinda Tambov Askeri Pilot Yüksek Okulu'ndan, 1966 yilinda da Uzak Mesafe Uçaklari Pilot ve Mühendis Yetistirme Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1974 yilinda Gagarin Hava Harp Akademisi'ni de bitiren Dudayev, 1. Sinif pilot ve mühendis ünvanini kazandi. S.S.C.B. hükümeti tarafindan kendisine 12 madalya verildi. Tümgenerallige yükseldi. Sovyet tarihinde Stratejik Hava Kuvvetleri'nde Tümen Komutani olmayi ilk Müslüman olarak adindan bahsettirdi.

Çeçenistan Devlet Baskani olmadan önce Baltik Cumhuriyetlerinde yasanan bagimsizlik hareketlerini bastirmadigi için adi isyanci generale çikti. 1989'da Estonya'da Stratejik Hava Kuvvetleri Filolari Komutanligi'nda görev yaparken Baltik ülkelerinde baslayan bagimsizlik hareketlerinin kuvvet kullanilarak bastirilmasi için Moskova'dan emir aldi. Ancak bu emri "yurdunun bagimsizligi için mücadele eden bir halkin üstüne bomba atmam" diyerek yerine getirmedi. Moskova bu itaatsizligi hazmedemedi ve Dudayev'e ceza olarak askeri birligi ile birlikte Grozni'ye sürgüne gönderildi. 1990 yilinin Mayis ayinda görevinden istifa etti. Rusya bu "isyanci" komutanin önderlik edecegi birçok olaya gebeydi.

Kasim 1990'da toplanan Çeçen Halkinin Kurultayi'na davet edildi ve sonradan "Çeçen Ulusal Kongresi" adini alan bu halk meclisinin icra kurulu baskanligina seçildi.
19-21 Agustos 1991'de Gorbaçov'a karsi girisilen basarisiz darbe tesebbüsü sirasinda darbecilerin karsisinda yer aldi. Akabinde, darbecilerle isbirligi yapan Çeçen-Ingus Cumhuriyeti Hükümeti'ni düsürmek için baslatilan halk hareketinin basina geçti. Demokratik güçler, aydinlar ve tüm Çeçen halki kendisini destekledi. 27 Ekim 1991'de yapilan seçimlerde %85 oraninda aldigi oyla Çeçenistan Cumhurbaskanligi'na seçildi.Rusya'nin 11 Aralik 1994 tarihinde Çeçenistan'a karsi baslattigi isgal ve soykirim hareketine karsi Cahar Dudayev, "Son Çeçen canini vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz" diyerek, halkina "Cihad" emrini verdi.Dudayev'in önderligindeki Çeçen halki, iki yila yakin bir süre devam eden sanli bir istiklal mücadelesi verdi. Sonunda Agustos 1996'da Çeçenistan Ruslardan temizlenerek, Kafkas tarihine yeni bir altin sayfa eklendi.Bu özgürlük lideri, 21 Nisan 1996'da bir suikast sonucu sehid edildi.

 


 

Cihad-Şehadet ('Şehid' Kavramının Müzakere Edilmesi)

12 Şubat 2009 - 15:49:24
“Martyr” (İngilizce’de “şehid” anlamına gelmektedir)[1] terimi Latince “mort” kökünden gelir ve “ölüm ve ‘ölme fiili’ni ifade etmektedir. “Martyr”, “Allah ve inanç için ölen kimse” anlamına gelmektedir. Bu suretle, “martyr”, her halükarda ölen bir kimse anlamını ifade eder. Bu ölen kimse ile diğer ölenler arasındaki tek fark, bu kimselerin “amaçları”nda görülebilir. Bu kimse, Allah için ölürken; diğer insan kanser nedeniyle ölebilir.  Sair suretle, her iki durumda da “ölüm” fenomeni birdir ve aynıdır. “Ölüm” söz konusu olduğunda,  bir insanın Allah için, ihtiras için veya bir kazada ölmesi fark etmez.  Bu bağlamda, Mesih ve İsevilik için ölen kimseler “martyr” dirler. Diğer bir ifadeyle, onlar “mortal”(ölümlü)dürler; çünkü Hıristiyanlık âleminde “martyr” terimi bu sıfat ile ölen kimselere isnat edilir.

Fakat “şehid”, daima canlı ve mevcuttur. Şehid, asla “gayb” değildir. Bu suretle, “şehid” ve martyr” terimleri birbirlerinin karşıt anlamlısıdırlar. İfade edildiği gibi, “şehid” kavramının manası(milli veya dini olsun), doğu dinlerinde veya başka şekillerde, mukaddesliğin çağrışımını temsil eder.  Bu doğrudur. Hiç şüphe yoktur ki, her dinde, her düşünce ekolünde, milli veya dini düşüncede, “şehid” mukaddestir. Düşünce ekolleri dini değil, materyalist olsa dahi (bu doğrudur). Şehid ile ilgili duygu ve düşünceler, metafiziksel mukaddesliği temsil eder. Benim düşünceme göre, “Şehidin kutsallığı nereden gelir?” sorusu, kılı kırk yaran bilimsel analizlere ihtiyaç duymaktadır. “Mukaddes”e ve “mukaddesliğe inanmayan düşünce ekollerinde ve dinlerde dahi, “şehid”in kutsallığına inanılır. Bu statü, “şehid”in kendi ekolü ile olan özel ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, “şehid”, “mukaddeslik ve değer” yayını/çizgisini genişletmektedir. Çünkü her halükarda, kişinin kendi inancı ile olan ilişkisi kutsal bir ilişkidir. Aynı ilişki, “şehid” ile kendi imanı/inancı arasında gelişmektedir. Dolaylı olarak, aynı ilişki “şehidler” ile o inancın bağlıları arasında da gelişir.  Bu nedenle, “şehid”in kutsallığının kaynağı, tüm insanların düşünce ekolleri, milliyetleri ve dinleri aracılığıyla sahip oldukları mukaddeslik duygusudur.  “Varoluşçuluk”ta, bizim “velayet” ve etkileri üzerine yaptığımız tartışmalarla bazı açılardan paralellik gösteren tartışmalar mevcuttur.  İnsan,  ilk olarak “öz karakter/esas mahiyet”e ve ikinci olarak da “şekil verilen karakter”e sahiptir. Öz karakter açsısından herkes aynıdır.  Giysi giyen herhangi bir kimse varolur! Fakat terimin doğru algılanışında, birinin karakterini oluşturan/şekillendiren, – yani bir insanı diğerlerinden farklı kılan-  manevi sıfatları ve boyutları, duyguları, içgüdüleri ve insanın kendisini “ben” olarak algılamasını sağlayan özel niteliklerdir. Kişi kendi özünü(benliğini) ifade ederek kendinin farkına varır.

“Ben”in özel nitelikleri nereden gelmektedir? Ben, insanoğlu olarak, doğduktan sonra, sıfatları, düşünceleri ve pozitif ve negatif değerleri tekâmül ettirdim. Benim kendi bilgilerim tedricen husule geldi. Bu nereden geliyor? Heidegger der ki; “İnsanın yaşamının çevresi ile ilgili bilgisinin özü, insanın karakterini oluşturur; bu bilgi, “ben”in varlığının dış nesne, kişi ve düşüncelerle gerçekleştirdiği bilinçli bir ilişkidir.” Ben insanlarla, hareketlerle, fenomenlerle, nesnelerle, düşüncelerle vs. akli ve varoluşsal ilişki kurduğum zaman, bu ilişki bende yansımasını bulur. Bu yansıma benim özümün bir parçası olur ve benim karakterimi şekillendirir. Bu nedenle, insanın karakteri, diğer karakterlerle olan ilişkisinin özüdür. Sonuç olarak, benim iyi ahlakım/erdemliliğim ve ahlaksızlığım/ahlak bozukluğum, benim çevremi saran ve benim ilişki içerisinde olduğum fikirler, karakterler ve kişilerin erdemlilik ve ahlaksızlıklarının özüdür.

Bu ilişki tarihsel bir kişilik ile de olabilir. Bizler, İmam Hüseyin ile (direk) bir ilişkiye sahip değiliz. Fakat biz  “kitap” ve “kelimeler” aracılığıyla onunla zihinsel olarak buluşuruz; o bizim ilmimizin/bilgimizin ve sonra kişisel karakterlerimizin bir parçası olur. Bu bağlamda, herkes, onun ilim ve ideallerine bağlı olarak var olabilir.

Keza, biz varlığımızın bir parçasını bir amaç/dava/neden için verdiğimizde, bizim bu parçamız, bu amacın/davanın bir parçası olur. Örneğin, bizim zihnimizde, “adalet”, mukaddes bir yere sahiptir. Bu, bizim ilişki ve münasebetimiz sayesinde bizim bir parçamız olan değerlerden biridir.  Eğer ben adaleti tesis etmek için kendi paramdan binlerce dolar teberru edersem,  bu para adaletin kutsallığını içine alır/kendine katar. Bu para benim cebimde durduğu müddetçe, sadece “binlerce dolar” anlamını ifade eder. Ben adalet yolu için bu paradan vazgeçtiğimde, bu para, farklı bir formda onaylanır/tasdik edilir; çünkü bu para, “adaletin özü”ne dönüşür.  Veya, örneğin, biz biraz paraya sahibiz ve bazı fakir insanları doyuruyoruz. Eğer ki fakirleri doyurmak mukaddeslik düşüncesine sahipse, fakirleri doyurmak için bizim cüzdanımızdan/cebimizden çıkan para, özel bir değere dönüşür.  Diğer bir ifadeyle, bu para maddi olmayan manevi bir değer elde eder.  Eğer ki biz aynı miktardaki parayı, “ruhi gıda”nın neşredilmesi, (örneğin) yazı, çeviri ve kitap basımı için harcarsak, para, yapılan işin kutsallığına bağlı olarak yeni bir değer kazanır. Diğer bir ifadeyle, para, bir bakıma kendi varlığını inkâr eder, kendi varlığından vazgeçer;  fakat yeni bir varlık ve değer kazanır. Aslında, para güç ve kuvvetin dış ölçümüdür. Eğer ki, bu para nefsi arzular için harcanırsa,  bu kuvvet adi bir değer veya bazılarının düşünebileceği gibi kutsal bir değer(!) kazanır. Para tıpkı bir gazyağı gibidir. Gazyağı, bir makineyi çalıştırmak veya lambayı yakmak için kullanılabilir.  Para, harcandığında ve yakıldığında, ne için tüketildiğine bağlı olarak manevi bir kuvvete dönüşür. Harcanan şey/miktar, bağımsız bir değere sahip değildir. Onun değeri, onu harcayan kişiye aittir. Bu para, benim bir parçamdır. Bu nedenle, paranın harcandığı amacın kutsallığı, benim üzerime yansır. Onun değeri bana geri gelir. Ben onu kazandım; çünkü bu para benim varlığımın bir kısmıydı. Benim “adalet” amacıyla harcadığım yüzlerce dolar, kendi kendine “adaletin kutsallığı”na dönüşecektir. Adaletin kutsallığı, “para”ya dönüşür; yani, bazı şeyler kesinkes materyalistik ve ekonomiktir. Keza, eğer, para fakir insanları doyurmak için harcanırsa, bu eylemin değeri harcanan paranın değerine dönüşür. Fakat aynı para nefsimizin kirli istekleri için harcanırsa, herhangi bir değer elde edemez. O, materyalistik değerinden daha aşağıda bir değer olur. Bu noktada, biz bir ilkeye ulaşıyoruz: “Her şey, harcandığı şey ile aynı değeri elde eder.” O şey inkâr edildikçe (ondan vazgeçildikçe), o doğrulanır (onaylanır/tasdik edilir). Diğer bir ifadeyle, onun varlığı inkar edildikçe (onun varlığından vazgeçildikçe), onun değeri doğrulanır (onaylanır/tasdik edilir). “Benliği yok etme(Fena Fillah)”de, o, amacın devamlılığına erişir; şu şartla ki, amaç; ideal, değer, özgürlük, adalet, hayır, düşünce ve ilim gibi kalıcı/sürekli bir şeydir. Para, ilim/bilgi için harcandığı zaman, birisinin cüzdanından çıkar ve artık o cüzdanda para kalmaz; fakat aynı zamanda bu para, kendi yolunda harcanılan ilmin değerine dönüşür.

Tıpkı, para, bizim varlığımızın bir parçası olduğu gibi; benim varlığım, hayvanlar âlemim, içgüdüm, zamanım da benim bir parçamdır. Farz et ki, ben zamanımın bir saatini para kazanmak için harcadım. Para kazanmak herhangi bir değere sahip olmadığından dolayı, bu bir saat herhangi bir değer elde edemez; çünkü ben bu bir saatimi, değere ve kutsallığa sahip olmayan bir şey için kurban ettim. Fakat eğer ki, ben aynı bir saati, birilerine bir şeyler öğretmek veya onlardan herhangi bir ücret almadan onlara rehberlik yapmak için harcadıysam, ben bu bir saatimi bir “değer” için kurban ettim. Bu “bir saat”, uğruna harcadığım amacın değerini üstüne alır.

“Şehid”, tüm varlığından, bizlerin inandığımız mukaddes değerler için vazgeçen kişi demektir. Öyleyse, bu ideal ve amaçların kutsallıklarını  “şehid”in varlığına taşımaları normal bir durumdur. Doğru, “şehid”in varlığı birden var olmayan bir hal alır, fakat o, kendini feda ettiği düşüncenin tüm değerini içine alır/kendine katar. O zaman, hiç garip değildir ki, “şehid”, insanların kafasında mukaddes olur. Böylece, bu insan, mutlak/ideal insan olur; çünkü o, artık bir kişi, birey değildir. O bir “düşünce”dir. O, düşüncesi için kendisini kurban eden bir kimse oldu. Şimdi, O, kendi kendine bir düşüncedir. Bu nedenle, biz Hüseyin’i, Ali’nin oğlu olan özel bir kişi olarak göremeyiz. Hüseyin, İslam’ın, adaletin, imametin ve ilahi vahdetin ismidir. Bizler, O’nu “Şüheda”nın arasında sınıflandırmak, değerlendirmek için bir kişi/birey olarak yüceltmeyiz. Bu uygun değildir. Biz, Hüseyin’den konuştuğumuz zaman, Hüseyin’i kişi/birey olarak anlamayız. Hüseyin, kesin ve mukaddes değerler için, insan gücündeki azami ihtişam ile, mutlak bir içtenlik/inanç ile kendisinden vazgeçmiş (kendisini kurban etmiş) bir kimsedir. O’ndan geriye hiçbir şey kalmadı, sadece “ismi” kaldı. Onun içeriği/muhtevası, artık birey/kişi değil, onun düşüncesidir. O, kendisini,  (uğrunda canını feda ettiği) düşünceye dönüştürdü.

Milleti uğruna “şehid” olan kişi, kutsallık elde eder, bu statüyü kazanır. “Millet”i insanların toplamı olarak değil de, insanların üstünde “ortak bir ruh” olarak gören kişilerin düşüncelerinde,  “şehid”, onların “millet” olarak tanımladığı bu ortak ruhun manevi kristalleşmesidir. Keza, insan kendisini ilim uğruna feda ettiği zaman, artık o bir birey/kişi değildir. O, kendi kendine bilgi/ilim olur. O, bilginin şehidi/şahidi olur. Biz, özgürlüğü, kendi kendine özgürlüğü veren kişi aracılığıyla överiz; biz, o kişiyi, iyi bir insan olduğu için övmeyiz. Bu, elbette ki, bu insanın, Allah katında bir birey olduğunu yalanlama/inkâr etme ve bu insanın, bundan böyle farklı bir yazgı ve hesaba sahip olacağı anlamına gelmez. Fakat toplumda ve bizim ekolümüzün kriterleriyle, biz, bu insanı, birey olarak yüceltmeyiz, onun düşüncelerini, mukaddesatlığını yüceltiriz. Bu noktada, “şehid” kelimesinin anlamı daha belirgin oluyor. Kutsal bir düşüncede inanç, tedricen aşındığında ve birtakım entrika ve komplolar dolayısıyla, yeni nesil tarafından unutulup, gözden kaybolmaya başladığında, aniden bir kişi kendisini feda ederek, bu inancı tekrar tesis eder. Diğer bir ifadeyle, o kişi, bu düşünceyi dünya sahnesine tekrar geri getirir. Kendi varlığını feda ederek, şimdiye kadar ortadan kaybolan bu idealin/düşüncenin varlığını beyan eder/tasdik eder/doğrular.  Bu nedenle, o, “şahid”dir ve “meşhud”dur.  O, daima bizim önümüzdedir, bizlere öncülük eder. Düşünce, onun aracılığıyla, varlığını ve devamlılığını/kalıcılığını elde eder. O düşünce tekrar dirilir ve yeni bir ruh kazanır.

Biz, iki tür “şehid”e sahibiz. Birincisi, “Şehidlerin Efendisi” Hz. Hamza ile sembolize edilir, ikincisi ise Hz. Hüseyin ile sembolize edilir. Hamza ile Hüseyin arasında büyük farklılıklar söz konusudur. Hamza, düşmanı yenmek ve zafer kazanmak için (savaşa) giden, yiğit ve mücahid bir kimsedir.  Fakat savaşta o öldürüldü ve “şehid” oldu. Bu, kişisel “şehadet”i temsil eder. Onun ismi, kendi inancı için ölen kişilerin listesinin en başına yazıldı.

Öte yandan, Hüseyin,  farklı bir örneği temsil etmektedir. O, (savaşa) düşmanı öldürmek ve zafer kazanmak (niyetiyle) gitmedi ve ne de Vahşi gibi bir kimse tarafından hedef alınarak öldürülmedi. Böyle bir durum yoktu. Hz. Hüseyin, evinde kalıp yaşamına devam edebilecekken, başkaldırdı ve bile bile ölümü selamladı. Tam olarak o anda, o, kendini feda etmeyi seçti. O,  savaş meydanında yerini alarak, zamanın ve dünya düşünürlerinin önünde, kendi hareketinin(sonuçlarının) geniş bir alana yayılması ve hayatını verdiği amacın fark edilebilmesi için tehlikeli bir rotayı seçti. Hz. Hüseyin, bir son veya vazgeçtiği/feda ettiği şeyi tasdik etmek için bir araç olarak “şehadet”i seçti.

Bunun tersine, “Şehadet”, Hamza’yı ve zafere giden mücahidleri seçti.  Hüseyin’in şehadetinde, amaç, kaybolmaya/yok olmaya başlayan davanın/idealin kutsallığı için kendini feda etmektir. Bu noktada, “cihad” ve “şehadet” birbirlerinden tamamen farklıdır. Hz. Ali, iki farklı felsefe ile iki farklı bağlamda iki kavramdan bahseder. “Cihad, İslam için bir şereftir”.  “Cihad”, “şehadet”ten farklı bir felsefeye sahip olan bir harekettir. Elbette ki, “cihad”da da “şehadet” vardır.  Fakat, Hamza’nın sembol ettiği ile Hüseyin’in sembol ettiği bir değildir.

“Şehadet, gizlenen/ört bas edilen şeyi açığa vurur”. Evet, bu “şehadet”in amacıdır ve bu nedenle “şehadet”, daima “cihad”dan farklıdır. “Şehadet”, farklı bir kısımda/bölümde tartışılır. Cihad, İslam için bir şereftir. Fakat, şehadet, gizlenen/örtbas edilen şeyi açığa vurur.  Bu ayrım, benim konuyu nasıl anladığımı gösterir. Bir zamanlar, “hakk” çekici bir hükümdü. Herkes “hakk”ın peşinden koşardı ve o, kutsal bir değere sahipti. Fakat, zamanla, “ufak bir azınlığın menfaatlerine ters düştüğü ve bu grup için tehlikeli olduğu” için, “hakk”, insanların kafalarından ve yaşamlarından kazınmak için birtakım entrikalara ve komplolara kurban edildi. “Hakk”ın yerini doldurmak için, başka gündemler oluşturuldu. Zamanla, esas konu tamamen yok oldu ve onun yerine geçen konular tartışıldı. Bu durumda, “şehid/şahid”, esas konuyu tekrar diriltmek için kendi hayatını feda etti ve böylece esas gündem insanlara geri kazandırıldı. Bu, tam olarak amaçlanandır. Hüseyin’in zamanında, Peygamberden sonraki esas konu “liderlik”ti. Diğer konular, marjinal/kenar konulardı. Esas konu; “Kim İslam ümmetinin yazgısını yönetecek ve idare edecek?” idi. Bildiğimiz gibi, Emeviler’in hükümdarlığı sırasında, bu, konu olarak kaldı. Ayaklanmalar ve dolayısıyla Emeviler’in büyük krizleri; hepsi bir tek konuya odaklandılar. İnsanlar, her olayda camilere akın ettiler ve halifenin yakasına yapışarak “Hangi ayete dayanarak ve hangi nedenle bu mevkiyi işgal ediyorsun? Sen bu hakka sahip misin?” diye sorular sordular. Böyle bir durumda, bir kimse yönetimi devam ettiremezdi. Dolayısıyla, şaşılmayacak şekilde, Emeviler dönemi yüzyıldan daha az sürdü.

Emevilerden daha deneyimli olan Abbasiler döneminde, insanlar depolitize edildiler; yani, Abbasiler, insanları “imamet(liderlik)  ve toplumun yazgısı” konusunda daha az hassas hale getirdiler. Ne aracılığıyla?! En kutsal konulara yapışarak; ibadet, Kur’an tefsiri, kelam, ilim… Öyle ki, bir konu unutulmalı/hatırlardan çıkarılmalı ve kimse onun hakkında konuşmamalıdır.

Bu “esas konu”yu tekrar diriltmek amacıyla, “şehid” ortaya çıkar. Kurban edebileceği başka bir şeye sahip olmadığı için, kendi canını feda eder. “Şehid” kendi hayatını bu amaç için feda ettiğinden ötürü,  o, bu amacın kutsallığını kendisine iletir.

"Doğu da, batı da Allah'ındır. O, kimi dilerse onu hidayete erdirir. Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.” (Bakara/142–143)   

Bu ayette, “şehadet”, “öldürülmek” anlamına gelmez. Bu ayet, tedricen insanlar tarafından unutulan, zihin dünyasından uzaklaşan, gizlenen bir şeyi ifade eder. “Şehid”, suçsuz, sessiz, zulüm gören mağdurlara tanıklık eder. Biz biliyoruz ki, “şahid/şehid”, diğerlerinden farklı türdeki bir terimdir. Peygamber, “şahid/şehid”di, fakat öldürülmemişti. Kur’an ile tesis edilen İslam toplumu da, öldürülmeden “şehidlik/şahidlik” statüsüne ve sorumluluğuna sahipti. Allah’u Tela şöyle buyuruyor; tıpkı Peygamber üzerinizde şahit olduğu gibi “…siz bütün insanlar üzerine şahid olasınız…”. Bu nedenle, “şehadet”, “öldürülmek”ten çok daha genel ve önemli bir anlama sahiptir. Bununla beraber, hayatını feda eden kimse, en ulvi “şehadet”i gerçekleştirmiştir. Her Müslüman diğerleri üzerinde “şahid” bir toplum olmalıdır; tıpkı Peygamberin “usvetun”(örnek) sıfatına sahip olduğu gibi. O, bizim şahidimiz; biz de insanlığın şahidiyiz.

Biz, şunu tanımladık ki, “şahid”, bir kimsenin kendisine dayanarak kendini yeniden inşa edeceği “örnek, prototip” anlamına gelmektedir. Bu şu anlama gelmektedir ki, biz Peygamberimizi kültürümüzün, inancımızın, ilmimizin, düşüncemizin, toplumumuzun tam ortasına yerleştirmeliyiz ve tüm bunları ona uygun olarak yapmalıyız. Sen böyle yaptığında, kendini dünyanın ve zamanın merkezine yerleştireceksin ve tüm diğer milletler/topluluklar, kendilerini sana göre yeniden inşa edeceklerdir. Böylece sen onların “şahid”i olursun. Diğer bir ifadeyle, Peygamberin sizin için gerçekleştirdiği rolü, siz diğerleri için gerçekleştireceksiniz. Siz peygamberin rolünü, onlar için insan ve toplum olarak gerçekleştireceksiniz. Bu bağlamda, “ümmeten vasatan(vasat ümmet)” ifadesi, “şahid” kelimesine uygun görünmektedir. Biz, genelde, “vasat ümmet”i, israftan ve bayağılıktan uzak, materyalizmin içinde boğulmayan ölçülü ümmet olarak düşünürüz. Öyle bir toplum ki, içinde hep madde hem de mana var. Bu ölçülüdür; oysaki, bu ümmetin misyonunu düşündüğümüzde, bu, bu ifade tarzında tam olarak vasat anlamında değildir. Onun anlamı daha üstündür. O şu anlama gelmektedir: “bizler, ümmet olarak zamanın ekseninde olmalıyız; yani bizler, insanların bugününü ve yarının tarihini belirleyecek olan kritik ve hayati konularla uğraşmak yerine, Ortadoğu’nun bir köşesine sinmiş olan ve sadece kendi ekseninde dönem bir grup olamayız”. Bizler, kendi isteklerimizle uğraşarak bu sorumluluğumuzu görmezden gelmemeliyiz. Bizler, sahanın tam ortasında olmalıyız. Bizler, izole edilmiş, “gayb”(“şahid”in tersi) bir toplum olmamalıyız. Bizler, doğu ile batı arasında, sağ ile sol arasında, iki kutbun arasında duran bir ümmet olmalıyız; kısaca sahanın merkezinde olmalıyız. “Şehid/şahid” böyle bir insandır. O, bütün alanlarda hazırdır. İslam toplumu, savaşların ortasındadır ve evrensel bir misyona sahiptir. Bu toplum, kendi kendine soyutlanmış, kapalı, uzak bir toplum değildir. Bu toplum, “şahid” bir toplumdur.

Geçen yılda açıkladığım gibi, benim düşünceme göre, “şehadet”, İslam’da temelde, namaz, oruç, cihad gibi bağımsız bir konudur. Oysaki, genel kabule göre, dinin mücahidi için “şehadet”, cihadda düşman tarafından öldürülme durumu ve yazgısıdır. Bu da doğrudur. Fakat, benim cihada bitişik olarak (cihadın uzantısı olarak değil) açıkladığım prensip, Hüseyin ile sembolize edilen muayen bir “şehadet”  ile ilişkilidir. Bizler, “imamlarımız” gibi büyük İslam şehidlerine sahibiz. Onların önde geleni, İslam’ın en büyük “imam”ı olan Hz. Ali’dir. Ali “şehid/şahid” olmasına rağmen, bizler Hz. Hamza ve Hz. Hüseyin’i ideal şehadet tezahürleri olarak alırız.

Hamza, en hayati savaş olan Uhud’da İslam’ın kahramanıydı. İslam Peygamberi, kendi oğlu İbrahim öldüğünde ve yakın arkadaşları şehid olduğunda dahi, Hamza’nın ölümündeki kadar üzüntü duymamıştı. Hamza, Uhud Savaşı’nda, Hind ve onun kölesi Vahşi tarafından gerçekleştirilen insanlık dışı suikast neticesinde şehid oldu. Peygamberin tepkisi çok sertti. Medine halkı, Hamza’yı bir yiğit olarak o kadar fazla överler ki, Suudiler, Medine halkını ona tapmakla itham ederler. Bu durum, Hz. Hamza’nın Medine’den olmamasına rağmen ne kadar yüceltildiğini göstermektedir. O’nun İslam’ı seçmesiyle, Müslümanlar durumlarını düzelttiler. “Biat”ın ilk zamanlarında, Hamza, Kureyşliler arasında kahraman ve destansı kişiliğiyle tanınıyordu. Hamza, Abdulmuttalib’in en genç oğlu idi. Kureyşlilerin peygamberi tahkir etmeleri ve bunun ardından Hz. Hamza’nın Peygamberi savunmasından sonra, Hamza İslam’a doğru yakınlaşmaya başladı. O, Müslüman olduğunda, Müslümanlar artık zayıf ve zulme uğrayan bir grup olmaktan kurtuldular. Müslümanlar, açıkça kendi varlıklarını gösterdiler. Sonrasında, kılıç ve Hamza’nın varlığı var olduğu sürede, diğer herkes bastırıldı. Hatta İslam’ın en destansı kişiliğine sahip olan Ali bile onun etkisi altındaydı. Şu kesindir ki, Uhud Savaşı’nda, öncü Hamza idi ve Ali peşinden gidiyordu.

Biliyorsunuz ki, Hamza kirli ve kadınca bir entrika neticesinde öldürüldükten sonra, Peygamber çok sinirlendi ve kötü oldu. O, Hamza’nın yanına geldiğinde, Hamza’nın kulakları, gözleri ve burnu kesilmişti. Hind, bunlar ile kendisine ürkütücü süsler yapmıştı. Hamza’nın kanını içeceğine yemin eden adam, Uhud Savaşı’nda bunu gerçekleştirdi. Hz. Muhammed, Hamza’nın cesedinin başında, o kadar sert ve kin dolu yeminler etti ki, sonradan pişmanlık duydu ve Allah, onu uyardı.  Muhammed, ilk fırsatta Hamza’nın kanına misilleme olarak otuz tane düşmanı yakacağına dair yemin etti. Fakat, gök/sema, birden ona Allah’tan başka kimsenin insanları cezalandırmak için yakma hakkına sahip olmadığını haykırdı. Bu nedenle, Peygamber sözünü bozdu. Allah, ondan öç duygusunu aldığı için, o, Hamza için mersiyeler okuyarak kendini teskin etmeye çalıştı.

Medine’ye dönüşünde, aileler, kendi üyeleri için ağlıyorlardı; fakat orada bir yakını veya evi olmadığı için, Hamza’ya ağlayan kimse yoktu. O, yalnız bir muhacirdi. Peygamber, onun gibi kahraman bir kimseden beklenmeyen bir şekilde, Hamza’nın ölümünün verdiği acıyla, “niçin kimsenin Abdulmuttalib’in oğlu Hamza için ağlamadığı”na dair feryat etti. Bunun ardından, Medineli aileler Peygambere gelerek, ona taziye verdiler ve “Hamza için ağlayacaklarını” ifade ettiler. Ve Peygamber onlara teşekkür etti.

Her halükarda, İslam tarihinde, ilk defa Hz. Hamza’ya “Seyyid’ul Şuheda” sıfatı verildi. Aynı sıfat daha sonraları Hz. Hüseyin’e de verildi. Her ikisi de “Seyyid’ul Şuheda”dır; fakat onların şehadetleri arasında önemli farklar vardır. Hamza savaşın ortasında öldürülen bir mücahid idi; fakat, Hüseyin, öldürülmeden önce “şehadet”i elde etmiş olan bir “şehid/şahid” idi. O, sadece öldürüldüğü yerde değil, aynı zamanda kendi evinde de “şehid/şahid” idi. Medine Valisi Velid kendisine gelip, (Yezid için) sadakat yemini etmesini istediğinde o şöyle dedi: “HAYIR!”. Bu inkâr ile, Hüseyin ölümü kabul etmişti.  Hüseyin “şahid”dir, çünkü “şehid”, bu bağlamda sadece öldürülene verilen bir sıfat değil; aynı zamanda, sonradan ortaya atılan şeylerin inkârında “şahid”lik yapana verilen sıfattır. “Şehid”, “verdiği karar” ile “ölümü” arasında aylar, yıllar dahi olsa, “o karar”ı verdikten sonra “şehadet”i seçmiş demektir. Eğer ki, bizi bu iki “şehadet” arasındaki önemli farkı açıklamak istersek, şunu söylemeliyiz: “Hamza’nın olayında, ölümü o seçti. Diğer bir ifadeyle, öyle bir “şehadet” türü ki, “şehid”i kendisi seçiyor. Hüseyin’in olayında ise, bu tamamen tersidir. “Şehid”, kendi “şehadet”ini seçiyor.  Hüseyin “şehadet”i seçti, fakat Hamza “şehadet” tarafından seçildi.

“Mücahidler”in çıkış felsefesi, “şehidler”inki ile aynı değildir. Mücahid, kendi inanç ve toplumunu savunmak veya yaymak ve yüceltmek için çalışan samimi bir savaşçıdır ve o, kendi yolu üzerinde tehlike saçan düşmanı bertaraf edip, fethedebilir; bu nedenle, savunma ile saldırı arasındaki fark “cihad”dır. O, bu yol üzerinde öldürülebilir. Bu yolda öldüğünde, biz onu “şehid” olarak sıfatlandırırız. Hamza ile sembolize edilen “şehadet” biçiminde, bu mücahid, düşmanı öldürmek ve fethetmek amacıyla saldırıda bulunmuştu. Bu nedenle, Hamza tarafından sembolize edilen “şehid” tanımı, “düşmanı öldürmek için gittiği yolda ölen” anlamına gelir. O, bir mücahiddir. Hüseyin ile sembolize edilen tanımlamada “şehid”, kendi ölümü için ortaya çıkandır. İlk durumda, şehadet, menfi(olay esnasında gerçekleşen) bir olaydır. İkincisinde ise, o, bilinçli olarak seçilen kesin bir amaçtır. İlkinde, “şehadet”, yol üzerinde meydana gelen bir kazadır; ikincisinde ise, varış yeridir. Birinde trajedi, diğerinde ise idealdir. Bu bir ideolojidir. Düşmanı öldürmeye karar veren mücahid, öldürülür. Onun için feryatlar ve ağıtlar yakılır. Burada herhangi bir üzüntü yoktur; çünkü şehadet, yüce bir derece, insanlığın gelişiminin son evresidir. O, insanın kendi ölümüyle mükemmele erişiyor. Bu durumda, ölüm netameli bir olay değildir. O, düşmanın başını ezmek için bizim elimizde var olan bir silahtır. Hüseyin’in olayında, o, “hakk”ı savunmakta tamamen güçsüzdü ve kendi ölümüyle birlikte düşmanın başını ezdi. 

Şehadet, böyle bir eşsiz aydınlığa sahiptir. O, dünyada ve kararmış ve katılaşmış kalplerde ışık ve sıcaklık yaratır. Karanlığa batmış, felç olmuş düşünce ve iradelerde, hak ve hakikati unutmuş zihinlerde, hareket, vizyon, ümit yaratır ve irade, misyon ve bağlılık sağlar. “Hiçbir şey yapılamaz” düşüncesi, “bir şeyler yapılabilir” veya “bir şeyler yapılmalıdır” düşünceleri ile değiştirilir. Bu ölüm, “şehid”lerin kanı ile eğitilmiş kimselerin elinde düşmanın ölümüne neden olur. Şehid, kanını akıtmakla, düşmanın çökmesine neden olmaz. O,düşmanı aşağılamak ister ve bunu yapar. O, ölümüyle, zor ve elverişsiz ortamlardan kaçmayı tercih etmez. O, utancı seçmez. O, negatif bir kaçış yerine, pozitif bir saldırı gerçekleştirir. O, ölümüyle, zalimleri lanetler ve mazlumlar için söz/taahhüt sağlar. O, zulmü/baskıyı ifşa eder ve bu zamana kadar unutulmuş olan şeyleri tekrar canlandırır. O, insanlara unuttukları şeyleri hatırlatır. Taş kesmiş kalplere, yaşam kanı, dirilişi ve hareketi armağan eder. Tutsaklığa alışmış olanlar ve dolayısıyla tutsaklığı kalıcı bir şey olarak düşünenler için, şehidin kanı, kurtarıcı bir gemidir. Despotizmin karanlığında hakikati göremeyen, sürekli olarak kirliliği yaşayan gözler için, şehidin kanı, dağlarda, çöllerde, evsiz kafilelerde rehbersiz olarak gezenlere rehberlik eden ve onlara vizyon veren parlak bir mum ışığıdır.
 

Dr. Ali Şeriati
Tercüme : İsmail Duman
Alıntı: Diriliş Saati Dergisi

 

 

 

MKPortal ©2003-2008 mkportal.it
Bu safya 0.05185 saniyede 15 sorguyla oluşturuldu